Yakınımızdaki Tarih

EFES ANTİK KENTİ

İlk çağın en ünlü kentlerinden biri olan Efes, Küçük  Menderes  nehrinin  deltası üzerinde kurulmuştur. O dönemdeki korunaklı limanı, İran’daki Susa’dan başlayan Kral Yolu’nun denize ulaştığı nokta olması kentin önemini arttırmıştır. Bir kent devletçiği iken Roma İmparatoru Augustus Dönemi’nde Asya Eyaleti’nin başkenti olmuş ve nüfusu M.Ö. 1.-2. y.y.’larda o dönem için çok fazla olan 200.000 kişiyi aşmıştır. M.Ö. 6. y.y.’da bilim, sanat ve kültürde Milet ile birlikte en ön sırada yer almıştır. Ünlü bilge Heracleitos, rüya tabircisi Artemidorus, şair Callinos ve Hipponax, gramer bilgini Zenodotus, hekim Soranos ve Rufus Efesli’dirler.

Kentteki en eski buluntular M.Ö. 6. bin yıla tarihlenen Çukuriçi Höyük’teki Neolitik Çağ kalıntılarıdır. Ayasuluk Tepesi’nde ise Eski Tunç Çağ’a tarihlenen bir Hitit Dönemi yerleşimi vardır. Burasının adı Hitit yazılı kaynaklarında Apasas olarak geçmektedir. Dilbilimcilere göre Efes kelimesi Apasas’dan türemiştir.
    
Herodot’a göre M.Ö. 1. bin yıllarında kentte Anadolu’nun en eski halkı olmakla övünen Karyalılar ve Lelegler yaşarken, batıdan göçmenler gelir ve burada bir koloni kurarlar. Ana Tanrıça olarak büyük tapkı gören Kybele, kolonistlerin gelişiyle Efes Artemisi adını alır. Artemis adına yapılan tapınak daha o dönemde dünyanın yedi harikasından birisi sayılmıştır. Kent 7. y.y.’da Kimmerler’in, M.Ö. 560 yılında da Lydialılar’ın ve bundan az sonra Persler’in saldırılarına uğrar. Büyük İskender ile birlikte özgürlüğüne yeniden kavuşur. İskender’den sonra Lysimakhos’un egemenliğine girdiğinde, bu imparator bugün kalıntılarını gördüğümüz kenti Miletli Hippodamos’un bulduğu “Izgara Plan”a göre yeniden kurar. Bu plana göre kentteki bütün cadde ve sokaklar birbirini dik olarak keser.    

Kent deniz ve kara ticareti ile Roma Dönemi’nde Asya’nın en büyük ve zengin metropolü olur. Her taraf mermerden yapılmış anıtsal yapılarla donanır. Tümüyle mermerden yapılmış ilk kenttir. M.Ö. 4.y.y.’da limanın dolması nedeniyle ticaret geriler. İmparator Hadrian limanı birkaç kez temizletir. Liman kuzeyden gelen Marnas Çayı ve Küçük Menderes nehrinin getirdiği alüvyonlarla dolar. Efes denizden uzaklaşır. 7. y.y.’da Araplar bu kıyılara saldırır. Efes, savunması daha kolay olması sebebiyle Ayasuluk   Tepesi’ne  taşınır. 13. y.y.’da Türkler buraya geldiklerinde Efes’te küçük bir köy bulurlar. Burasını yeniden imar ederek kentin her tarafını bu kez cami, han, hamam gibi Türklere özgü yapılarla donatırlar.       

Günümüzde kentin iki girişi vardır. Kolay bir gezi için  Meryemana Evi yolu üzerindeki “Magnesia Kapısı”ndan (Üst Kapı) kente girilmelidir. “Doğu Gymnasiumu” Panayır Dağı eteğindeki  Magnesia Kapısı’nın hemen yanı başındadır. Üst kapıdan  girildiğinde ilk anıtsal yapı “Odeion” ve hemen bitişiğindeki “Varius Hamamları”dır. Efes’in iki meclisli bir yönetimi vardır. Bunlardan ilki olan Danışma Meclisi toplantılarını burada yapardı. Bu nedenle yapı “Bouleterion” olarak da adlandırılır. Odeion’un önünde ticaret işlerinin görüldüğü bir yer (Borsa) olarak inşa edilen, “Bazilika” vardır. Bunun yanındaki kalın sütunları bulunan yapı “Prytaneion (Belediye Sarayı)”dur. Prytan kentin belediye başkanı gibi görev yapardı. En büyük görevi yapının içindeki hiç durmadan yüzlerce yıl yanmakta olan ocağın sönmemesini sağlamaktı. Kent Tanrıçası Hestia adına bunu üstlenmişti. Efes Müzesi’nde sergilenen Artemis heykelleri Prytaneion kazısında bulunmuştur. Odeion’un önündeki meydan kentin “Devlet Agorası (Yukarı Agora)”dır. Tam ortasında Mısır tanrıları Tapınağı (İsis) bulunuyordu. M.S. 80 yılında Laecanus Bassus tarafında yaptırılan Anıtsal Çeşme, Devlet Agorası’nın güneybatı köşesinde yer alır. Buradan “Domitian Meydanı”na ve bu meydan etrafında kümelenmiş olan “Pollio Çeşmesi”, “Domitian Tapınağı”, “Memmius Anıtı” ve “Herakles Kapısı” gibi yapılara ulaşılır.     

Ünlü “Kuretler Caddesi”, Yukarı Agora’dan batıya doğru uzanmaktadır. Caddeden batıya doğru ilerlendiğinde, ilgi çeken yapılar sırasıyla “Trajan Çeşmesi”, zarif ön cephesiyle “Hadrian Tapınağı” ve “Skolasticia Hamamları”dır. Hadrian Tapınağı’nın hemen yanında “Aşk Evi” ve “Latrina (Tuvaletler)” vardır. Caddenin sol tarafındaki yamaçlarda ise “Yamaç Evleri” bulunmaktadır. Peristilli ev tipinin en güzelleri olan  bu evler günümüzdeki modern evlerin konforunda idi. Hepsinde duvarlar fresklerle, taban ise mozaiklerle kaplıdır. Gene hepsinde kalorifer sistemi ve hamam bulunmaktadır. Efes yamaç evleri arkeoloji literatüründe belli başlı ayrı bir konu olup mutlaka gezilmesi gerekir. Caddenin sonunda ise Roma dönemi yapılarının en güzellerinden birisi olan “Celsus Kütüphanesi” bulunmaktadır. M.S. 106 yılında Efes valisi olan Celsus ölünce, oğlu kütüphaneyi babasının adına mezar anıtı olarak yaptırmıştır. Celsus’un lahdi kütüphanenin batı duvarı altındadır. Efes’in en ilginç yapılarından biri olan “Serapis Tapınağı”, Celsus Kütüphanesi’nin  hemen arkasındadır.  Celsus Kütüphanesi’nin yanındaki “Mazeus Mithridates Kapısı”ndan “Ticaret Agorası (Aşağı Agora)”na geçilir.      

Aşağı Agora “Mermer Cadde”nin başlangıç noktasıdır. Caddenin sonunda dünyanın en büyük tiyatrosu olan, 24.000 kişi kapasiteli “Büyük Tiyatro”, St. Paul’ün vaazlarına mekan olmuştur. Tiyatro yaz ve sonbahar ayları boyunca her türlü kültür ve müzik etkinliklerine açıktır. Büyük Tiyatro’nun hemen köşesinde, Efes’in en küçük yapısı olan “Hellenistik Çeşme” yer alır. Bir hamamı da olan karşıdaki “Tiyatro Gymnasiumu” M.S. 2. y.y.’da inşa edilmiştir.      

Büyük Tiyatro’dan, bugün tamamen dolmuş olan “Antik Liman”a uzanan, iki yanı sütunlu ve mermer döşeli “Liman Caddesi (Arcadiane Caddesi)”, Efes’in en uzun caddesidir. Her birinde havarilerden birinin heykeli olan dört sütunlu “Dört Havari Anıtı” caddenin hemen hemen ortasındadır. Bu caddenin bitiminde, Antik Liman’a yakın yapılmış olan “Liman Gymnasiumu ve Hamamları” yer almaktadır. Bu yapı kompleksinin kuzeyinde ise 431 Konsül Toplantısı’nın yapıldığı yer olan “Meryem Kilisesi (Konsül Kilisesi)” bulunmaktadır.      

“Vedius Gymnasiumu” kentin kuzey ucunda, Bizans Dönemi surlarının hemen yanında yer almaktadır. Bunun hemen yanında, İmparator Neron zamanında inşa edilmiş, at nalı biçimli “Stadium” vardır.


 MERYEM ANA EVİ  

St. John İncili’ne göre, İsa ölmeden önce, “Kadın, işte oğlun” diyerek St. John’ı ve St. John’a da “İşte anan” diyerek Meryemana’yı göstermiştir. İsa’nın ölümünden 4 ya da 6 yıl sonra St. John’ın Meryemana’yı beraberinde Efes’e getirdiği, kısa bir süre Konsül Kilisesi’nin (Meryem Kilisesi) bugün bir bölümünün altında kalan bir yapıda konakladıkları, 431 yılı notlarında belirtilmektedir. Daha sonra St. John, Meryemana’yı önceden hazırlattığı Bülbül Dağı’ndaki eve götürmüştür. Meryemana’nın hayatının son günlerini geçirdiği evin yeri zaman içinde unutulmuş ve bir harabe haline gelmiştir. Buna karşın Orta Çağ’dan az sonra evin bulunduğu yer sık sık gündeme gelmiş fakat tartışmalarda bir sonuca varılamamıştır.

1878 yılında Clementi Brentado tarafından “Meryemana’nın Hayatı” adı altında Fransızca olarak yayınlanan, Alman Katherina Emmerich’in açıklamaları evin yeri konusunda yeni bir canlılık getirir. 1891 yılında İzmir Koleji müdürü olan Lazarist rahip Eugene Poulin, bu dindar rahibin anlattıklarının ne derece doğru olduğunu anlamak amacıyla rahip Yung başkanlığında bir grubu araştırmakla görevlendirdi. Grup Efes’in güneyindeki dağlarda uzun süre dolaşarak araştırma yaptı. Sonunda Meryemana Evi olarak bilinen Panaya Kapulu’daki evi buldular.

Hayatı boyunca hiç bir zaman bulunduğu kentten ayrılmamış olan Katherina Emmerich’in (1774-1824) açıklamalarıyla anlattığı yer Panaya Kapulu’na aynen uyuyordu. Eugene Poulin, bu olaydan sonra, yeri hızla tanıtmak amacını güderek bir dizi eser yayınladı. Olay bütün dünyanın dikkatini çekmiştir. Gelen din araştırmacılarının çoğu bu görüşü benimsediler. İzmir Başpiskoposu Monsenyör Timoni, konuyu araştırdıktan sonra 1892 yılında, burada din törenlerinin yapılmasına izin verdi. Papa 23. Jean 1961 yılında Meryemana Evi üzerine az çok yapılmakta olan tartışmaları durdurdu ve burasını kesin olarak Hac Yeri ilan etti. 1967 yılında Papa 6. Paul ve 1979 yılında Papa 2. Jean Paul, Meryemana Evi’ni gezerek buraya verdikleri önemi belirttiler.

Sarnıçtan sonra devam eden yolun sonunda, haç planlı ve kubbeli küçük bir kilise vardır. Meryemana’nın evi olarak bilinen yapı budur. 6. - 7. y.y.’a tarihlenen yapı temel seviyesinin biraz üzerine kadar yıkılmış durumda bulunmuş, sonradan onarılarak bugünkü görünümü verilmiştir. Antik duvarların yenilerden ayırt edilmesi için ikisi arasına kırmızı renk boya ile bir çizgi çekilmiştir. İki tarafında kapı benzeri nişler bulunan kemerli girişten sonra tonozlu sahanlığa geçilir. Apsisteki Meryemana heykeli yüzyıl kadar önce buraya konmuştur. Önünde gri rengiyle taban mermerlerinden ayırt edilen kısım, ocağın bulunduğu yer olarak saptanmıştır. Kazılar sırasında burada bulunan kömürler ve ev temellerinin bir bölümü 1. y.y.’a tarihlenmiştir. Meryemana, Müslümanlarca da kutsal sayıldığı için bu odada namaz kılınır. Duvarlarda görülen yazılar, Kuran’da geçen Meryemana ile ilgili surelerin tercümeleridir. Bir dolap içinde de isteyenlerin sureleri daha etraflı okuyabilmeleri için çeşitli dillerde Kuran’lar bulunmaktadır.

ARTEMİS TAPINAĞI


Selçuk-Kuşadası yolunun başlangıcındadır. DÜNYANIN YEDİ HARİKASINDAN BİRİ OLAN ARTEMİS TAPINAĞI, M.Ö. 334-250 yılları arasında ününü dünyaya duyurmuştur. Yağma, deprem, yangın gibi nedenlerle yedi defa yıkılıp yapılmıştır. İon tarzı büyük sütunlarla çevriliyken bu gün sunak yerinden başka bir şey kalmamıştır. Tapınak dünyanın mermerden yapılmış ilk ve büyük yapısıydı. Kalıntıların bir kısmı Londra’daki British Museum’dadır.

Şimdiki tapınak Hellenistik Dönem’e aittir.Tek tanrılı dinlerin insanları gibi tapınan Efesliler Artemis’in bünyesinde pek çok tanrının gücünün birleştiğine inanıyorlardı. 105x55 m. alanda yüksekliği 17,65 m. olan tapınak 127 sütunludur. Sunak yerine 13 basamakla çıkılmaktadır. Tapınaktaki heykeller, yarışmalarda seçilerek konulmuştur. Cephedeki 36 sütun Lydia Kralı Kroisos tarafından hediye edilmiştir.

Tapınağın yönetiminden bir kaç rahip sorumluydu. Bu rahiplerin ve Megabysos denilen baş rahibin erkeklik organları kesilmişti. Megabysos olmak çok onur verici bir görevdi. Bunların yardımcıları bakirelerdi.

Artemis’e hizmet veren bir diğer rahip sınıfı da ‘Kuretler’dir. Mitolojiye göre Kuretler, Zeus’a yakınlığı olan yarı tanrılardır. Zeus, Dionysos’u bacağından doğurduğu zaman Hera’nın duymaması için nasıl Kuretler yanında bulunup gürültü ettilerse; Leto Artemis’i doğururken de bunlar yanında bulunup gürültü etmişlerdir.

Artemis Tapınağı’nın ilginç özelliklerinden biri ise, bir banka gibi görev yapmasıydı. Tapınağa armağan edilen ya da emanet olarak bırakılan değerli eşyaları kabul etme, tapınak bütçesinden kredi açma gibi görevleri Baş Rahip Megabysos üstlenmişti. Yandaki resimde tapınağın eski halinin güzel bir çizimini görebilirsiniz. Daha büyük görmek için üzerine tıklayabilirsiniz.

Artemis Tapınağı’nın birtakım ayrıcalıkları vardı. Bunlardan en önemlisi, tapınağa sığınıldığında, burada kaldığı sürece dokunulmazlık hakkının tanınmasıydı. Bu durum pek çok suçlunun tapınakta toplanmasına neden olmuştur.

Artemis inancının, Artemis Tapınağı ve dinsel aşama düzeninin arı çevresinde kurulduğunu ileri sürenler vardır. Arı, Efes’in simgesidir. Efes sikkeleri ve heykelleri üzerinde çok yaygın olarak kullanılır.
  

 ST.JOHN KİLİSESİ

St. John Kilisesi, Selçuk Kalesi’nin bulunduğu tepenin güney eteğindedir. Bu yapı Efes’teki Bizans Dönemi yapılarının en görkemlisidir.

Tarihçi Eusebios, Hıristiyanlığı yaymaya çalışan havarilerin M.S. 37-42 yıllarında Kudüs’ten kovulduklarını, St. John’ın Anadolu’ya geçerek burada çalışmalarını sürdürdüğünü kaydeder. Böylelikle bu yıllarda St. John’ın kendisine İsa tarafından emanet edilen Meryemana ile birlikte Efes’te olduğunu anlıyoruz.                       

St. Paul’ün öldürülmesinden sonra St. John, Efes Kilisesi’ne bağlı kiliselerin başına geçerek İncil’ini burada yazar. Ölümünden sonra da vasiyeti üzerine bugün de kendi adıyla anılan kilisedeki yerine gömülür. Hıristiyanlığın Efes’te güç kazandığı M.S. 4. y.y.’da mezarı üzerine ahşap çatılı bir Bazilika yapılır. Bizans imparatoru Justinien (M.S. 527-565) Dönemi’nde ise bugün kalıntılarını gördüğümüz kilise yapılır. Haç planlı yapı avlu, narteks ve 5 nefli ana kısımdan oluşmaktadır. St. John'un mezarı, en ortadaki kubbeli böülümün altındadır. Mezardaki bir delikten çıkan kutsal tozun iyileştirici özelliği olduğuna inanılıyordu. 7. - 8. y.y.’da Efes, Arap akınlarıyla karşı karşıya kaldığı zaman kilisenin çevresine sur duvarları yapılmış ve bulunduğu yer tepe üzerindeki kaleye bağlanarak, buraya bir dış kale görünümü verilmiştir.14. y.y.’da kilisenin yakınına yapılan ünlü İsa Bey Camisi’nden sonra çok daha önem kazanan bu bölge, günümüzde yapılan kazı ve restorasyon çalışmalarıyla her gün binlerce ziyaretçinin uğrak yeri olmuştur.

 AYASULUK KALESİ

Kale, Bizans çağında yapılmış olmasına rağmen görünen kalıntıların büyük bir çoğunluğu Selçuk ve Osmanlı çağlarına aittir. Biri güney, diğeri de batıya açılan iki giriş kapısından, batıdaki daha anıtsal bir yapıya sahiptir. Onbeş burçla tahkim edilmiş surların büyük bir kısmı restore edilmiştir.Rivayete göre St. John (Fransızca St. Jean), İncil'ini bu kalede yazmıştır.

Ayasuluk Tepesi Erken Hıristiyan, Bizans ve Selçuklu devirleri boyunca iyi tahkim edilmiş bu kale ile savunulmuştur. Halen ayakta duran sur, Erken Hıristiyanlık Devri’nde inşa edilmiş olup sonradan Selçuklular zamanında büyük bir restorasyona uğramıştır.

Kale duvarındaki ana giriş kapısı Roma yapılarından alınmış taşlarla M.S. 6. y.y.’da yapılmıştır. Kalenin içinde küçük bir şapel ve sarnıçlar vardır. Eski bir Bizans kilisesi olan bu yapının da sonradan su sarnıcı olarak kullanıldığı tespit edilmiştir.

 İSABEY CAMİİ

 

İsabey Camisi, Efes kentinden gelip geçen uygarlıkların bıraktığı anıtsal eserlerderden sonuncusudur. Bu büyük cami, Ayasuluk kalesi ile St. John Kilisesinin bulunduğu tepenin batı yamaçlarında inşa edilmiştir. İsabey camisinin daha önceki devirlerde büyük halk topluluklarını çeken diğer hıristiyan ve putperest tapınaklarının arasında inşa edilmesi ilginçtir.

Topografik durum nedeniyle kuzey ve doğu cepheleri, tepenin eteklerine oturtulmuştur. Bu yüzden de azamet ve ihtişamı daha ziyade batıya bakan ön cephesindedir. Bina 51x57 metre ebadında dörtgene yakın bir saha kaplar. Batıya açılan muhteşem kapısı stalaktitlerle süslü olup üst kısmında ithaf kitabesi yer almaktadır. Bu kitabede aynen şöyle yazılıdır :

"Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla bu mübarek caminin inşa edilmesini büyük sultan, Millet fertlerinin maliki, İslamın ve Müslümanların sultanı, Devletin, dinin ve dünyanın medarı iftiharı Aydınoğlu Mehmet oğlu İsa emretti. Tanrı mülkününü ebedi kılsın. Ali İbni Dımışki yaptı ve bunu Şevval ayının 9'unda ve 776 senesinde yazdı."

Arapça yazılmış kitabeden de anlaşılacağı gibi bu bina, 1375 yılında Mehmet Bey'in oğlu İsa Bey tarafından mimar Şamlı oğlu Ali'ye inşa ettirilmiştir.

Görkemli kapıdan girilen avlu, üç taraftan revaklarla çevrili ve ortasında bir şadırvan vardır. Buraya açılan iki kapı daha mevcuttur. Revakların ahşap bir çatıyla örtülü olduğu tahmin edilmektedir. Caminin doğu ve batı kısımlarına rastlayan giriş kapıları yanında tuğladan yapılmış iki minare vardır. Bunlardan batı tarafındaki halen kısmen ayakta ve tuğlaları firuze renginde sırla kaplıdır. Doğudaki duvar ise tamamen yıkılmış bulunmaktadır.

Avludan esas cami kısmına üç kemerli bir kapı vasıtası ile geçilir. Bu kısmın 4 granit sütun üzerine oturtulmuş iki kubbesi vardır. Mihrap üzerine rastlayan kubbenin pandantifleri çini levhalarla süslenmiştir. dört sütun başlığından üç tanesi stelaktitli Türk stilinde, bir tanesi ise Roma devrinden kalma kompozit stildedir. Kemerlerin sütunlara bastığı yerde yastıklar üzerinde ayetler yazılmıştır. Mihrap, büyük olasılıkla mermer plakalarla dekoratif bir şekilde süslenmişti. Ancak caminin Kervansaray olarak kullanıldığı devirlerde buradan bir kapı açılarak bu kısmın güzelliği bozulmuş ve mermerleri alınmıştır.

Binanın en itinalı korunan batı cephesi özellikle Konya'daki Selçuk eserlerinden örnek alınarak inşa edilmiş ve asimetrik bir görünüşe sahiptir. Kapının üstündeki aplike mermer plakalar yer sarsıntılarından düşmüş olmalıdır. Yere düşmüş parçalardan anlaşıldığı üzere, kapının üst köşelerinde stilize edilmiş zambak şeklinde akroterler bulunmaktaydı. Sol taraftaki pencerelerin üstleri stelaktik diziler ve hadisler ile dekore edilmiştir. Sağ taraftakiler ise birbirlerinden farklı şekil ve tarzlarda süslenmiş, alt sıra pencerelerinde renkli  anahtar taşları kullanılmıştır.

Caminin yapısında açıkça görüleceği gibi birçok mimari parçalar ve özeliikle sütunlar Efes harabelerinden getirilmiştir.

Bu cami, Türk mimarisinde ilk defa ikinci cemaat mahalline sahip olması yönünden ve Selçuk-Osmanlı mimarisi arasında bir geçiş teşkil ettiğinden dolayı Sanat Tarihinde önemli bir yer tutmaktadır.

YEDİ UYUYANLAR MAĞARASI

Vedius Gymnasiumu yanından doğuya doğru dönen asfalt yol, Yedi Uyuyanlar Mağarası’na ulaşır. İmparatorluk içindeki Hıristiyanların, Roma Devleti ile anlaşmazlığa düştükleri en önemli konu, İmparator Kültü’dür. Bu kült gereği Hıristiyanlar, İmparator Tapınağı’na kurban sunma görevini yerine getirmeyince, devlet tarafından imparator düşmanı sayıldılar. Bunlar devlet düşmanları gibi işlem gördüler.

İmparator Decius zamanında yaşayan yedi Hıristiyan genç, İmparator Tapınağı’nda yapılması gereken kurban sunma işlemini yerine getirmek istemedikleri için, kentten kaçıp buradaki bir mağaraya saklanIRlar. Yedi genç bir süre sonra uykuya dalarlar. Uyandıktan sonra yiyecek almak için kente gittiklerinde, yalnız bir gece değil 200 yıl uyudukları ve Roma İmparatorluğu’nun her yanında Hıristiyanlığın yaygınlaştığını öğrenirler. Durumu haber alan imparator Theodosius II, bunu ‘Resurrection’ yani ölümden sonra insan ruhunun yeniden dünyaya geleceği inanışının bir göstergesi olarak kabul eder. O dönemde bu konunun tartışması kiliselerde yapılmıştır.

Yedi genç öldükten sonra büyük bir cenaze töreni yapılır ve gömüldükleri mağaranın üzerine bir kilise inşa edilir.1927-28 yıllarında burada yapılan kazılarda, bir kilise ile yüzlerce mezar bulunmuştur. Mezarlarda ve kilisenin duvarlarında kutsal kabul edilen Yedi Uyuyanlar’a hitaben yazılmış yazıtlar vardır.

Yedi Uyuyanlar’a mümkün olduğu kadar yakın gömülme arzusu, yüzyıllar boyunca sürmüştür. Azize Maria Magdalene de burada gömülüdür.

BELEVİ MAUSEEUM

İzmir yolu üzerinde Selçuk’tan 13 km. uzaklıktaki yol kavşağının doğusunda, Belevi beldesinde bulunan bu anıt, dünyanın yedi harikasından biri olan Halikarnassos Mausoleumu’ndan sonra Anadolu’nun en büyük ve en yüksek mezar anıtıdır.

Belevi Anıtı’nın bulunan parçalara göre 11.37 m. yüksekliğinde olduğu saptanan podium kısmı, yerli bir kayanın dört bir yanının güzel işlenmiş bloklarla kaplanmasından oluşmuştur. Kaya kütlesinin güneyi, içeriye doğru bir mezar odası halinde oyulmuş ve buraya halen Efes Müzesi’nde korunan lahit yerleştirilmişti. Podium üzerinde, her dört yüzünde sekizer sütunu olan Dor düzeninde bir peristasis yer alıyordu. Bulunan parçalara göre ikinci katın korniş düzeyine değin yüksekliği 11.32 metredir. Anıtın toplam yüksekliği, çatı olmaksızın yaklaşık 23 m. olup, çatının ne şekilde bittiği konusunda bilgi verecek parçalar bulunamamıştır.

Hellenistik Çağ’a tarihlenmektedir. Ayrıca M.Ö. 246’da Efes’te ölen Seleukos kralı Antiokhos II’nin mezarı olduğu da ileri sürülür.Belevi Beldesi sınırları içerisinde, kuzeybatıda bulunan yüksek dağlar üzerindeki kale ise Keçi Kalesi olup görünüşü ile insanın tüylerini ürpertir.

En Son Haberler